Yıllar önce okuduğum bir roman. Şu an ismini dahi hatırlamıyorum. Ancak bir cümlesini hiç unutmadım. Roman kahramanı ateist bir genç kız, başının dertte olduğu çok sıkıntılı bir anında “galiba varsın Tanrım” diye mırıldanıyor.

Bir başka roman; Françoise Sagan’ın Günaydın Hüzün isimli romanında da Tarnrı ile ilgili bir cümle dikkatimi çekmişti. Ölen bir kadından “Tanrı’nın yanına çağırdığı sevgili bir varlık” diye bahsediyorlar ve arkasından “Rastlantı yerine Tanrı diye yazıyorum; ama biz Tanrı’ya inanmıyorduk”diyor (sh. 134). Burada da Tanrı’ya inanmayanların “rastlantı” diyecekken “Tanrı” dediğini görüyoruz.

Şüphesiz romanlar birer kurgudur. Yazarın iç dünyasından kâğıda yansıyan duygular, düşünceler. Tanrıya inanmayan genç kıza ya da diğer roman kahramanlarına cümleleri söyleten de yazarların kendisi.

Unutmadığım bu cümleler bana gerçeklikle ne kadar yakındır sorusunu hep düşündürdü. Tanrıyı tanımayan birisi neden “galiba varsın Tanrım” desin? Ya da neden “Rastlantı” diyecekken “Tanrı” desin?

Sanırım bunun izahı; insanların başlarının dertte olduğu, sıkıntılı anlarında Allah’a daha çok ihtiyaç duyuyor olmaları. Çaresizlik içinde çırpınan insan, çareyi Allah’a sığınmakta buluyor. Felsefeci EtienneGilson da “İnsanlar acı çektikleri, korktukları ve özellikle de ölüm korkusu onları tedirgin ettiği zaman Tanrı’yı düşünürler” diyor. (EtienneGilson, Ateizmin Çıkmazı, sh. 62, 63). Dostoyevski de “Tanrı ölüm korkusunun ta kendisidir” derken bunu kast ediyor olmalı.

Tanrı’ya inanmayan birinin çaresizlik içindeyken, sığınacağı bir liman yok. Ama inanmıyor görünse dahi, ya da inanmadığını zannetse dahi, çok sıkıntılı bir anında dudaklarından “Allah’ım yardım et” sözü dökülebilir. Bir roman kurgusu olan “galiba varsın Tanrım” cümlesinin arka planında böyle bir psikoloji olmalı.

Bir roman kurgusu olan bu cümlenin benzerini gerçek hayatta da görmek mümkün. PKK içinde aktif militanlık yapmış, silahlı çatışmalara katılmış bir grup kadınla yapılmış sohbetleri içeren bir kitap dikkatimi çekti. İletişim Yayınları’ndan çıkan “Bizim Gizli Bir Hikayemiz Var” isimli kitapta konuşan kadınların çoğu dine ve Tanrı’ya inanmadıklarını söylüyor.

Bu kadınlardan biri, korkularından, sıkıntılarından bahsederken, “Ölmek istemiyordum, hatta inanmıyorum dediğim Allah’a yakarıyordum; kendimi kaç defa dua ederken yakaladım”(sh. 108) diyor.

Bir başkası da militanlığı bırakıp evlendikten sonra geçim sıkıntısı çektiklerini, doğum yaptığı sırada eşi ile olan konuşmasını naklediyor. “Eşim, bebek geliyor ne yapacağız? deyince, hiç üzülme, gelen rızkı ile gelir dedim. Aslında dinî inancım da yok ki, Allah verir deyim” diyor (sh. 184).

Romandaki “galiba varsın Tanrım” cümlesinin, Tanrıya inanmadığını söyleyen bu kadınların “inanmadığım Allah’a yakarıyordum” cümlesi ile örtüştüğünü görüyoruz.  Tanrı bir gerçeklik. Hem de büyük bir gerçek. İnanmayanların dahi imdadına koşan bir Tanrı. Bu da gösteriyor ki, ALLAH büyük.   

Nietzche her ne kadar “Tanrı öldü” dese de, Tolstoy, “Tanrı’nın egemenliği içimizdedir” diyor.

Spinoza “Evren Tanrı ile doludur” derken, Baudlaire “Tanrı herkesin başoyuncu olduğu bir trajedide daimi dert ortağıdır” diyor. Gel de Üstad Dostoyevski’yi anma! Üstad diyor ki; “Gece ne kadar karanlıksa, yıldızlar o kadar parlaktır. Acı ne kadar derinse, Tanrı size o kadar yakındır!”

Bizim “ALLAH büyük” dememiz boşuna değil!