Hukukla doğrudan ilgili romanlar ilgimi çekiyor. Aziz Nesin’in Surnâme isimli romanının idamla ilgili olduğunu bir yerlerden duyunca, okumaya karar verdim ve hafta sonuna sıkıştırdım. Konusu itibariyle bugüne kadar habersiz ve okumamış olduğuma hayıflandım. Kendimi suçladım. Bir mizah yazarı olarak bilinen Nesin, kanımca Surnâme’de tam bir kara mizah örneği verirken, gülümsettiği kadar düşündürme işlevini de fazlasıyla başarıyor. İdam konusunu işleyen hukukî, felsefî ve edebî eserler arasında sanırım bu romanın da önemli bir yeri olmalı.

Kavram olarak “surname”, Osmanlı’da padişah çocuklarının bir eğlenceye dönüşen sünnet veya düğün merasimlerini anlatan eserlere verilen isim. Osmanlı dönemi yazarlarının minyatürlerle süslediği surnameler, dönemi anlamak için önemli kaynaklar olarak kabul edilir. Aziz Nesin, kendi Surnâme’sinin bir Cumhuriyet Surname’si olduğunu belirtir ve Türkiye’de meydanlarda halkın önünde infaz edilen son idam cezasını anlattığını belirtir. Romanın başlayış, bölüm başlıkları ve sonu, Osmanlı Surnamelerinden esinlendiğini ve yararlanıldığını gösteriyor. Anlatıma göre, meydanda gerçekleştirilen ölüm merasimi tan anlamıyla bir eğlence havasındadır.

Berber Hayri, genç bir adamdır ve bir ırz düşmanının tecavüzüne maruz kalmıştır. İntikamını almak için kendisi de bu adamın altı yaşındaki oğluna tecavüz eder ve çocuğu boğarak öldürür. İdama mahkum olan Berber Hayri, cezaevinde de tecavüze uğrar ve zaman içinde kendisi de oranın kabadayılarından birisi olup çıkar ve nam salar. Romanda dönemin cezaevinin acımasız kural ve yaşantısının ayrıntılı betimlemeleri var. Hayri sadece kabadayılarla, ikiyüzlü güvenilmez adamlarla değil, siyasî mahkûmlarla da karşılaşır. Onlarla sohbet eder ve etkilenir. Özellikle Ragıp Usta isimli siyasî mahkumdan çok şey öğrenir. Cezaevinde şiirler yazıp, Ragıp Usta’ya gösterir. Ragıp’tan şunu öğrenir; bir insan ne kadar kötü olursa olsun, içinde bir yelerde mutlaka nokta kadar da olsa bir iyilik vardır, bu noktayı açığa çıkarıp büyütmek gerekir.

Berber Hayri ciddi bir değişime uğramıştır. Zaten her şey değişmektedir ve Hayri de değişmiştir. Günler geçer ve idam günü yaklaşır. Önceden basın yoluyla halka bildirildiği için, idamın yapılacağı Sultanahmet Meydanı’na 50-60 bin civarında insan birikir. Çoluk, çocuk, ailecek sabahın köründe “eğlenceyi” seyretmeye gelmiştir halk. Her meslekten, her sınıftan insanlar, çeşit çeşit satıcılar, gösteri yapanlar yığılmıştır meydana. Yasal yolla öldürülme hadisesini bir eğlenceyi seyreder gibi seyrederler.

Berber Hayri’ye son sözleri sorulduğunda, “anlatsam anlamazsınız” der ve ısrar edilince de, kendisinin dört yıl önce ağır bir suç işlediğini, suçlu olduğunu, ancak şimdi o Hayri’den bir şey kalmadığını, asılacak olan Hayri’nin eskide kalmış suçlu Hayri olmadığını ciddiyetle ifade eder. Siz, suçlu Hayri’yi değil, bambaşka bir Hayri’yi idam ediyorsunuz der. Sonuçta “eğlenceyi” seyreden kalabalığın önünde idam gerçekleşir.

Romanda insanların iki yüzlülüğü, cezaevi koşullarındaki acımasızlıklar, yargı bürokrasisi ve özellikle de idamla görevli olan cellat, imam, cezaevi müdürü, yargıç, savcı  gibi kişiler canlı şekilde anlatılmış. Meydana yığılan kalabalığın durumu,  idam için yapılan hazırlıklar ve idamın gerçekleştirilmesi hayli etkileyici.

Romanı okuduğumda, Foucault ve Hugo’nun yazdıklarını hatırladım. Düşünür Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu isimli çok önemli eserinde giyotin infazlarından bahsederken “seyirlik infaz” kavramını ve “sahneye konulan iğrenç tiyatro” ibaresini kullanır. Aynı yazara göre halk önünde yapılan infazlar, adaletin yerine getirilmesinden çok, gücün dışavurumu haline getirilmesidir, daha doğrusu, burada seferber edilen hükümdarın korkunç ve maddi fizik gücü olarak adalet olmaktadır.Düşünür, seyirciler için de “gaddar bir merakla darağaçlarının etrafına toplanan sefil halk” nitelemesi yapmayı da ihmal etmez. M. Foucault’nun seyircilerle ilgili görüşlerinin benzeri, meydanlardaki infazları anlatan bir çok yazarın eserinde yerini almıştır. Örneğin Victor Hugo da Bir İdam Mahkumunun Son Günü isimli romanında, kellesi kesilmek üzere olan mahkumun giyotine doğru götürülmesi esnasında, meydanı dolduran kalabalığın çılgın bir uğultu çıkardığını, aç gözlü acımasız ve neşeli olduklarını belirterek “sırtlan çığlıkları atan iğrenç halk” ibaresini kullanır. Aziz Nesin’in anlattığı da bu yazarlardan farklı değil.

İdam cezası üzerine çok şey söylendi ve yazıldı. Güncel gelişmeler karşısında idamı savunanları hep görüyoruz. Ancak, cezalar intikam değil de bir ıslah amacı taşıyorsa, idamın ıslaha da, suçları önlemeye de yaramadığını söyleyebiliriz. Kaldı ki, hata halinde telafi edilmesi de mümkün olmayan bir cezadır.  Surnâme; okuyucuyu felsefenin ve hukukun konusu olan idam üzerinde düşünmeye davet ediyor diyebiliriz.