“İnanmak ya da inanmamak” son kitabımın ismi. Daha önce hep hukuk kitapları üzerine çalıştım. İlk defa farklı, hem de hayli netameli bir alana girmeye cesaret ettim. Din ve felsefenin kesişme sahasına girme cüretini gösterdim. Felsefeci ve ilahiyatçı olmadığımız için, bizimki biraz da “destursuz bağa girmek” gibi oldu. Umarım bağın sahipleri “bu yabancıyı”bağı talan etmeye gelen bir hırsızmış gibi karşılamazlar. Niyetimiz bağcıyı dövmek değil üzüm yemektir, umarım iyi niyetimizi anlarlar.

Kitapta Tanrı üzerine farklı görüşleri dile getirmekle birlikte, inançtan yana taraf tuttuğumu önsözde belirtmiştim. Ancak, inanmayanlara da azami saygıyı göstermeye özen gösterdim. İnanmayanlarda da Tanrı’nın ayak izlerinin olabileceği tezini başka yazarlardan da alıntı yaparak işlemeye çalıştım.

Son günlerde okuduğum bir roman, bu görüşümü destekliyor gibi geldi bana. Hamingway’inSilahlara Veda’sından bahsediyorum. Roman, aslında savaş karşıtlığını konu ediniyor. Birinci Dünya Savaşı’nda İtalyan ordusunda görevli bir teğmenin Avusturya cephesindeyken, bir İngiliz hemşireye aşık olmasını, askerin perişan bir vaziyette cepheyi terk etmesini, savaşın insanda ve insanlıkta bıraktığı yıkıcı etkisini canlı bir şekilde ve akıcı bir üslupla anlatıyor.

Ama benim romanda dikkat çekmek istediğim husus, roman kahramanı Henry’nin inanç ve Tanrı üzerine söyledikleridir. Buna Ernest Hemingway’in de görüşleridirdiyebilirz. Çünkü yazarlar genellikle kendi düşünce ve duygularını eserdeki kahramanları üzerinden ifade ederler ve bu durum Hemingway’de çok belirgindir. Son romanlarındanYaşlı Adam ve Deniz’de Tanrı ve inanca daha yakın duran  Hemingway, önceki eserlerinde inançsız olduğunu gizlemez. Silahlara Veda’da da hem roman kahramanının hem de sevgilisinin dinsiz olduğunu okuyoruz. Dinsiz olduğunu söyleyen bu adam, yaşlı bir Kont ile sohbet ederken, “inançlı mısınız?” sorusuna “geceleri” diye cevap veriyor. Anlıyoruz ki, dinsiz kahramanın kalbinde bir yerlerde Tanrı’nın ayak izleri silinmemiş. Yaşlı adam “günün birinde inançlı bir adam olursanız, benim için dua edin” diyor. Kahramanımız da “İnanca ulaşabilirim, ama ne olursa olsun, sizin için dua edeceğim” diyor.

Kahramanımız, sevgilisi Catherine’in doğum yapmak için hastaneye yattığı anda da “Sandalyeye oturup gözlerimi yere diktim, Catherine için dua ettim” diyor. Dua eden kişinin dinsiz olduğunu hatırlatmak isterim. Romanın sonlarında Catherine’in doğumda oldukça zorlandığı ve zavallı kadının öldüğünü görüyoruz. Dinsiz Henry, ölmek üzere olan sevgilisi için şöyle söylüyor: “Öleceğini biliyor, ölmesin diye dua ediyordum. Ölmesine izin verme. Ah, Tanrım, ne olur, ölmesine izin verme. Ölmesine izin vermezsen, ne istersen yaparım. Lütfen, lütfen, lütfen ölmesine izin verme. Tanrım lütfen ölmemesini sağla. Ölmesine izin vermezsen söylediğin her şeyi yaparım.” Ateist bir yazarın dinsiz roman kahramanına söylettiği sözler bunlar. İlginç değil mi?

Bu alıntılardan ve yorumlarımdan, Hemingway’in koyu bir dindar olduğunu savunduğum zannedilmesin. Öyle bir iddiam olmadı olamaz da! Zaten böyle bir iddia hakikatle çelişir. Bilgi Yayınevi’nin baskısında, yazarın kaleminden çıkmış çok sayıda kısa taslak metinler de kitabın sonuna eklenmiş. Bu metinlerden birinde “Hikaye bu kadar işte. Tüm bunları kontrol eden bir şey olmalı ve Tanrı’nın önünde bir tek serçe bile unutulmaz. Herhalde öyle” cümlelerini görüyoruz. Başka bir taslak metinde ise “Mesele şu ki elden gelen hiçbir şey yoktur. Tanrı’ya inanıyor, Tanrı’yı seviyorsa da mühim değil” dendiğini görüyoruz. Bu metinlerde Tanrı’ya sağlam bir inanç olduğu söylenemez, ama hiç yok da denemez. Bu da bizim “İnanmak ya da İnanmamak”daki tezimizi destekler mahiyette. İnanmak ile inanmamak arasında gidiş gelişler var gibi görünüyor.

Son yıllarda dikkat çekici kitaplar yazan YuvalNoahHarariİnsan zihni muazzam karmaşık bir sistem. Aynı anda hem inanmayı hem inanmamayı başarabilir. Çelişkili birçok şeye aynı anda inanabilir” diyor. Esasen Tanrı konusu, inananlar için de inanmayanlar için de kolayca içinden çıkılabilecek bir konu değil. Nitekim felsefeci Nermi Uygur da “Tanrı sorununu bir çırpıda çözdüğünü sananalar kördüğüme dolaşırlar” görüşündedir.

İşte biz de “İnanmak ya da İnanmamak”da inanan ve inanmayan çok sayıda düşünür, yazar ve  sanatçının görüşlerini derleyip değerlendirmeye çalıştık.  Ama ağırlıklı olarak Sokrates, Nietzsche, Sartre ve Einstein üzerinde durduk. Sokrates’in peygamber olma ihtimalinden, Nietzsche’nin mümin mi kâfir mi olduğundan, Sartre’ın Allahsız olup olmadığından, Einstein’in Tanrısından bahsettik. Düşünce ve bilim dünyasının kutup yıldızı olan bu büyük şahsiyetleri, biraz da kendi meşrebimiz çerçevesinde ve biraz da inançtan yana taraf tutarak ele aldık. Umarım “destursuz girdiğimiz bağda” kafa göz yarmamışızdır. Umarım, zahmet edip okuyanlarda az da olsa tatlı bir iz bırakır.