Birkaç gün önce Karar Gazetesi’nde ilahiyatçı Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı’nın, son günlerde bir kısım tarikat bozuntularında görülen skandallarla ilgili köşe yazısı dikkatimi çekmişti. Hoca, eleştirisini “gassal önünde meyyit olmak” sözü üzerinden yapıyordu. Gassal, ölü yıkayan kişidir, meyyit ise ölü bedendir. Bu söz, ölmüş kişinin yıkayıcı karşısındaki teslimiyetini, itaatini ifade eder. Skandalların görüldüğü tarikatlarda müritlerin şeyh karşısındaki itaatini, daha doğrusu kayıtsız şartsız teslimiyetini, ölünün yıkayıcı karşısındaki teslimiyetine benzetiyor. (Karar, 16.09.2020)

Şehvetiye Tarikatı, Badeci Şeyhin Sır Odası gibi son zamanların aktüel ve çok satan kitaplarında şeyhin tacizine maruz kalmış müritlerin ifadelerini okuyunca hayretler içinde kalmamak mümkün değil. Aynen ölünün, yıkayıcıya teslim olması gibi, bunlar da şeyhe teslim olmuşlar. Teslimiyet konusunda, akıl, bilgi ve bilinç sahibi olmayan ölü bedenden farkları olmadığını anlıyoruz. Bu sebeple de Mustafa Çağrıcı Hoca’nın benzetmesinin oldukça isabetli olduğu kanaatindeyiz.

Mürit, eşini, kardeşini ve hatta kendisini sır odası denen tecavüz mahallinde şeyh efendi (!) denilen düzenbaz adama teslim ediyor ve bunun bir keramet olduğunu zannedecek kadar itaatkâr ve cahil.

Teslimiyet ve itaat psikolojisi bu tür örgütsel yapılarda hep ön plandadır. En küçük soru sorma, sorgulamaya kalkışma, şüphe duyma hallerine ya hiç rastlanmaz ya da çok ender rastlanır. Katı siyasi yapılarda dahi böyle bir psikolojik yapı vardır ve farklı olursanız “hain” damgasını yersiniz.

Mustafa Çağrıcı Hoca’nın yazısındaki “gassal önünde meyyit olmak” sözünün sadece bizim kültürümüzde olduğunu zannediyordum. Ama bugünlerde okuduğum, düşünür HannahArendt’ın“Kötülüğün Sıradanlığı” isimli önemli kitabında da aynı ibareye rastladım. Bu kitap, Nazilerin toplama kamplarında Yahudilerin öldürülmesine katkısı olan Adolf Eichmann’ın 1961’de Arjantin’de yakalanarak İsrail’de yargılanması üzerinden, Nazilerin Yahudilere yaptıkları soykırımı anlatıyor. Milyonlarca insanın gaz odalarında öldürülmesinde sorumluluğu olan bu adam ifadesinde kendisinin her vatandaş gibi emirlere göre hareket ettiğini ve “Kadavergehorsam” kavramını kullandığını görüyoruz.(HannahArendt, Kötülüğün Sıradanlığı, Metis Yayınevi, sh. 142)  Almanca olan bu sözün, kadavra ve itaat sözlerinden oluştuğu ve anlamının da “ölü yıkayıcının elindeki ölü gibi itaatkâr olmak” anlamına geldiğini anlıyoruz.

Anlıyoruz ki, bizim tarikatlardaki “gassal önündeki meyyit” sözünün, başka kültürlerde de benzeri var ve aynı sözlerle ifade ediliyor. Bizdekiler şeyh karşısında körü körüne teslim olurken, Hitler’in askerleri de körü körüne amirine itaat ederek, milyonlarca insanı öldürüyor.

Bu vesile ile Stefan Zweig’in“Vicdan Zorbalığa Karşı” isimli kitabından da bir iki cümleyle bahsetmek isterim. Bu muhteşem eserde de, 1500’lü yıllarda Cenevre’de Protestanlığın önderlerinden Calvin’in zorbalıkla oluşturduğu itaat düzenini ve ona karşı koymaya kalkışan vicdan sahiplerini okuyoruz. İtaat, o dönemde orada da insanı insanlıktan çıkartmış.

Benzer durumun, sıkı disiplinin söz konusu olduğu siyasal partilerde ve diğer siyasal örgütlenmelerde olduğunu da unutmayalım. İnsanlık tarihi, özgürlüğü elde etmenin tarihidir.  Kısacası özgürlük mücadelesidir. Körü körüne itaat insanın yapısına uygun değildir. Nitekim düşünür ErichFromm’un“Özgürlükten Kaçış” olarak adlandırdığı olgu da insanın özgürlüğünü terk etmek uğruna katı örgütlenmelere katılmasıdır. İnsan insana, partiye, örgüte, tarikata kul olmamalı. Padişahlar, halk için “kullarım”, insanlar da padişaha “efendimiz” derdi. İnsanın insana kul olma dönemi çoktan geçti, ama halen şunun ya da bunun kulu olduğunu zanneden zavallıları görüyoruz.  Hiçbir lidere, hiçbir öndere, hiçbir şeyhe körü körüne itaat etmemeli insan. Kişilik sahibi olmak bunu gerektirir. Saygı göstermeyi de itaatle karıştırmamak gerekir. Elbette saygılı olmak insana mahsustur ama körü körüne itaat akıl ve bilinç sahibi insana mahsus değildir.