Adnan Menderes 17 Eylül 1961’de geceyi beklemeden, gün ortasında saat 14:00 sularında idam edildi. Bugüne kadar idamlarla ilgili çok şey söylendi ve yazıldı. Şu gerçeği belirtmek lazım ki, 27 Mayıs darbesini yapanlar, geldikleri anda, yaptıkları hareketin, partiler arasındaki kardeş kavgasını sona erdirmek amacını taşıdığını ve bu hareketin hiçbir zümreye karşı olmadığını vurgulama ihtiyacını duymuşlardır. Ancak, NATO’ya bağlıyız, CENTO’ya bağlıyız gibi dış politika konuları hariç, söylediklerinin tam tersini yapmışlardır. Bırakın kardeş kavgasına son vermeyi, idamlarla milletin içine husumet tohumları ekerek, unutulmayacak yaralar açmışlardır. DP’yi tüm üst kadrosu ile ve Yassıada Mahkemesi’ni de araç olarak kullanarak mahkum edip, siyaset sahnesinden tasfiye etmişlerdir. Darbeyi meşru gösteren raporda imzası bulunan dönemin ünlü hukukçularından Tarık Zafer Tunaya dahi, darbecilerin üniversiteden attığı 147 öğretim üyesi listesinde kendi ismini de görünce, “ben nasıl DP’nin meşruluğunu kaybettiğine dair rapora imza attıysam, şimdi de darbecilerin meşruluğunu kaybettiğine dair rapor veririm” demiştir.

27 Mayıs darbesi ile ilgili yazılanların çoğu anı türünden yayınlardır. Hukuki anlamda, Prof. Dr. Osman Doğru’nun “27 Mayıs Rejimi” isimli eserinden başka çalışmaya rastlamadım. Özellikle darbenin önemli bir yönü olan Yassıada yargılamaları konusunda hukuki açıdan müstakil bir esere, monografiye rastlayamadım. Sadece Yassıada Mahkemesi ile sınırlı olmak üzere, bir çalışma yapmaktayım. Bu çalışmada kısa bir girişten sonra, yargılama faaliyetinin içinde, konu, kanun, sanık, sorgu, savcı, yargıç, avukat, tanık, bilirkişi, seyirci, karar, infaz başlıkları altında konuyu anlatmaya çalışıyorum. Ayrıca son kısımda Yassıada Mahkemesi’niFransız İhtilali’ndeki Devrim Mahkemeleri ile de mukayese eden bir bölüm olacak.

Anılarını yazan darbeci askerlerin idamlar ve Yassıada Mahkemesi hakkında yazdıkları şudur: Biz yeni bir kanun yapmadık, yeni kanunlarla yargılamadık. DP döneminde yürürlükte olan kanunlarla ve o dönemde görev yapmış olan yargıçlarla yargıladık. Hatta birisi anılarında, benim taburumdan, öbürünün bölüğünden yargıç getirmedik, araştırdık, sicili en iyi yargıçları bulduk, onlar yargılamayı yaptılar diye yazmıştır. Bir tanesi de biz bu yargıçları mevcut yargıçlar arasından seçtiğimize göre, bundan iyi tabii hakim mi olur anlamında cümleler yazmıştı.

Öncelikle şunu belirtelim ki, mevcut yargıçlar arasından yargıç seçmenin “tabii hakim ilkesi” anlamına gelmediğini, tam tersine tabii hakim ilkesinden sapıldığını her hukukçu bilir. Yargıçlar arasından yargıç seçmenin tabii hakim ilkesinin tam tersini yapmak anlamına geldiğini hukukçular bilir. Denebilir ki, o dönem darbe dönemiydi, bu tür hukuk ilkelerinin gözetilmesini beklememek lazım. Ama darbecilerin kendileri, yukarıda belirttiğim şekilde, hemen hepsi de anılarında yeni kanun yapmadık, yeni yargıç getirmedik dedikleri için bunu belirtme ihtiyacı duyuyorum.

Durum hiç de darbeci askerlerin anılarında yazdıkları gibi değildi. Yeni kanun yapmadık demeleri çok büyük bir yalandır. Çünkü Milli Birlik Komitesi döneminde çok sayıda kanun çıkartılmıştır ve bunların üç tanesi Yassıada Mahkemesi ile doğrudan ilgilidir. Bu üç adet kanun, daha başlangıçta DP’lilerin kaderini çizmiş, daha yargılama başlamadan suçluluklarını ilan etmişti. Bu kanunlardan birincisi, “Geçici Anayasa” da denilen 1 sayılı kanundu. Bu kanunun giriş kısmında DP’liler zaten kötülenip suçlanıyordu. Kanunun 6. maddesi ile DP’lileri yargılayacak bir mahkeme (Yüksek Adalet Divanı) ile soruşturma kurulu ve mahkeme savcılarının oluşturulacağı, yargıçları da, soruşturma kurulu üyelerini de, savcıları da Komite’nin SEÇECEĞİ  belirtiliyordu. Yani kısacası, suçun işlendiği tarihte mevcut olmayan bir mahkeme kuruyorlardı ve bu mahkemenin aktörlerini de kendileri seçiyorlardı. Zaten aynı kanun ile kendilerini TBMM’nin yerine “yasama organı” olarak da koymuşlardı. Yıllar sonra anılarını yazan bir Komiteci, “bizim meclisle ne ilgimiz var, biz seçilmedik ki” diye şaşkınca soru soruyordu! Komite (Milli Birlik Komitesi) hem yasama organı olmuştu hem de yürütme organıydı! Bunların seçtiği yargıçlardan oluşan mahkeme de “yargı organı” oluyordu! İlginç değil mi?

Diğer önemli bir kanun da Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda (HUMK) değişiklik yapan 3 sayılı kanundu. Yassıada sanıkları için normal kanun olan HUMK değil, yeni getirilen hükümler uygulanacaktı. Getirilen hükümler, yargılamanın hızlı yapılmasına yönelikti ve her sanık 3 avukattan fazlasına vekalet veremeyecekti. Yargılamadaki bazı sanık hakları kısıtlanmıştı. Belki 3 avukat zaten yeterli değil mi denebilir ki, hemen belirtelim 3 değil 10 avukat olsa yetişemezdi. Çünkü avukatların Yassıada’ya gitmeleri çok kısıtlanmıştı ve gittiklerinde de çuvallar dolusu evrakı incelemeleri için zaman verilmiyordu, başlarında da silahlı askerler bekliyordu. Yargılamanın hızlı yapılmasını istemenin sebeplerinden biri de, zamanla acıma duyguları ön plana çıkabilir, acımasızlık varken, bir an önce yargılanmalılar gözüyle bakılıyor  hatta olmasıydı. Toker’in Akis Dergisi bu konuda “sürat saadettir” diye köşe yazıları yayınlıyordu.

Konuya ilişkin üçüncü kanun değişikliği ise Türk Ceza Kanununun 146. Maddesini değiştiren ve ekleme yapan 15 sayılı kanundu. Bu kanunla 146. maddedeki “anayasayı ihlal suçu”nun “vatana ihanet suçu” olduğu düzenlemesi getiriliyordu. İki fıkradan ibaret olan 146. maddeye üçüncü fıkra eklenerek, yeni bir suç ihdas ediliyordu. Yine aynı maddeyle “65 yaşını aşanların idam edilemeyeceği” hükmü yürürlükten kaldırılıyordu. Ve sıkı durun; bu değişikliklerin “makable şamil” (geçmişe etkili) olacağı da aynı maddede belirtiliyordu!  Aslında 146. madde ile  DP’nin tüm üst düzey kadrosunun tamamen tasfiyesi amaçlanmıştı. Ancak, bu maddenin ilk halinde ilk fıkra, “anayasayı ihlal eden idamla cezalandırılır”, ikinci fıkra ise anayasayı ihlal edenlere belli şekillerde iştirak edenler de idam edilir” şeklindeydi. Yaklaşık 500 kişinin idam edilmesi biraz sıkıntılı olacağı için, üçüncü fıkrayı getirdiler ve “ikinci fıkradaki iştirak halinin dışında kalan iştirakçilere de  5 ile 10 yıl arasında ceza verilir ve ömür boyu kamu haklarından mahrum bırakılırlar”  cümlesini eklediler. Bütün bu yeni düzenlemelerin geçmişe etkili olacağını da yasa maddesi haline getirerek, ceza hukukunun en bilinen en etkili evrensel kurallarından birini (aleyhe olan kanun geçmişe etkili olamaz) çiğnediler. Ancak bu çiğnemeyi yaparken de “iti öldürene sürütürler” misalinde olduğu gibi, darbeyi meşru gösteren, darbeye fetva veren dönemin ünlü hukukçularından yine fetva alarak yaptılar. Bu ünlü hukukçuların bir kısmı darbecilerle aynı kafada olduğu için, bazıları baskılara dayanamadıkları için bu belgelere imza attılar.

Biz hiçbir kanun yapmadık, kendi dönemi kanunlarına göre, kendi dönemi yargıçları ile yargıladık dedikleri konu budur. İşin ilginç yönlerinden biri de, sanıların bu kanun değişikliklerinden haberleri yoktu. Haberdar olmamaları içinde azami titizlik gösteriliyordu. Bu kanunlar Resmi Gazetede yayınlanmış ve dönemin basın organlarında da haber konusu olmuştu, ama sanıklara radyo ve gazete yasaktı. Avukatları ile kısıtlı da olsa, görüşmeye başlayıncaya kadar bu gizlilik devam etti. 

Esasen 1924 Anayasasının 41. maddesine Cumhurbaşkanının vatana ihanet suçu dışında sorumluluğu yoktu, ama darbeciler Celal Bayar’ı, Afgan Kralının hediye ettiği bir köpek nedeniyle dahi yargıladılar ve ceza verdiler. Vatana ihanet suçundan yargılanabilmesi için de Meclisin kararı gerekiyordu, zaten meclis ilga edildiği için buna da gerek görmediler. Millet vekillerinin yasama dokunulmazlığı vardı (md. 17) ama ona da, dönemin ünlü hukukçuları sayesinde kılıf buldular, yargıladılar ve ceza verdiler.

Burada belirtilmesi gereken çok önemli bir husus da, bazı namuslu, dürüst, ilkeli hukukçuların bu yargılamada görev kabul etmemiş olmalarıdır. Mesela mahkeme başkanlığına Yargıtay Başkanı Recai Seçkin getirilmek istenmişti, ama bu dürüst adam görevi kabul etmedi. O dönemde darbecilere karşı olduğunu söylemek imkanı olmadığı için, görev almak istemeyenler “sağlık sebeplerini” ileri sürüyorlardı. Ama Recai Seçkin’in görevi kabul etmemesinin gerçek nedeni sağlık sebebi değil, mahkemeye yapılacak baskıların bilinmesiydi. Nitekim daha sonra Prof. Necip Bilge, yakın dostu olan Recai Seçkin hakkındaki armağan kitapta bunu yazmıştı. Yüksek Soruşturma Kurulu’nun başına getirilen Celalettin Kurelman (Yargıtay 6. Ceza Dairesi Başkanı) da sadece 15 gün civarında görev yapabildi ve o da “sağlık sebeplerini” ileri sürerek görevi bıraktı. Çünkü bu soruşturma kurulu silahların gölgesinde iş yapıyor, yaptıkları her hareket izleniyordu. Bilirkişilik yapan bürokrat Osman Şıklar da anılarında bir yüzbaşının kontrolü altında rapor yazdırıldığından bahsediyor.

DP’liler ve bazı üst düzey bürokratlar hakkında çok sayıda dava açılmıştı ancak “süratli olmak” adına bunların bir kısmı yerel mahkemelere gönderildi. Yassıada’da kalan 18 davanın da bazıları, ana dava olan “Anayasayı İhlal” davası ile birleştirildi. Bebek, Köpek, Barbara gibi davalar, aslında sadece Menderes’in, Celal Bayar’ın itibarsızlaştırılmasına yönelik davlardı. Esas dava, anayasayı ihlal suçlamasıydı. Celal Bayar, Menderes ve arkadaşları Anayasaya aykırı kanunlar çıkararak, anayasayı ihlal suçunu işlemişler ve bu şekilde diktatörlük kurmuşlardı. Oysa DP’nin Anayasayı rahatlıkla değiştirecek sayısı vardı, neden değiştirmemişler de aykırı kanun çıkarmışlardı? 

Anayasaya aykırı olduğu söylenen kanunlar şunlardı; CHP’nin mallarına el konulması kanunu, Kırşehir’in ilçe yapılması kanunu, bazı üst düzey yergıçların emekli edilmesi ile ilgili kanun, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde değişiklik yapan kanun, seçim kanununda değişiklik yapan kanun, Tahkikat Komisyonu kanunu ve Tahkikat Komisyonunun yetiklerine dair kanun. Savcıya ve Mahkemeye göre DP, bu kanunları çıkarmakla Anayasayı ihlal suçunu işlemişti. Milletvekilleri bu kanunlara “evet” oyu verdikleri için suçlanmaktaydılar. Ama bu kanunlara “evet” dediği halde, daha sonraki yıllarda DP’den ayrılıp CHP’ye geçenlerin suçu yoktu!

Burada bir parantez açarak, Anayasanın darbeci askerler tarafından nasıl ihlal edildiğini de belirtmekte büyük yarar var. Darbecilerin darbe yaparak 1924 Anayasasını çiğnemelerinden bahsetmeyeceğim. Yukarıda bahsettiğim Geçici Anayasa’nın (1 sayılı kanun) 9. maddesinde “Milli Birlik Komitesi bu kanunun altında imzası bulunan Başkan ve üyelerden oluşur” deniyordu ve kanunun altında da 38 kişilik komite üyelerinin isimleri vardı. Aynı kanunun 10. maddesinde ise, “Komite üyeleri, ikinci maddedeki yemine ihanetleri mahkeme kararı ile sabit olmadıkça Komiteden çıkarılamaz” düzenlemesi vardı. Ama bir sabah erken kalkıp, uyanık davranan komite içindeki bir grup, 13 Kasım 1960 günü, 14’ler denilen Milli Birlik Komitesi’nin 14 üyesini önce ev hapsine aldılar, sonra da üç yıl dönmemek üzere, dolgun emekli maaşı ile yurt dışına müşavir olarak (sürgün) gönderildiler. Komite üyelikleri de sona erdi. Onların tabiri ile Komite üyeliklerinden affedildiler. Menderes’i, Bayar’ı anayasaya aykırı kanun yaptığı için anayasayı ihlal etmekle suçlayanlar, kendi anayasalarını çiğnemişlerdi ve hiç kimse “siz de anayasayı çiğnediniz” diyemiyordu.

Demokrat Parti’nin çıkarttığı kanunlar arasında gerçekten de Anayasaya aykırı olanlar vardı. Mesela Tahkikat Komisyonu kanunu kanaatimce aykırı değildi, ama bu komisyonun yetkilerine dair kanun Anayasaya aykırıydı. Bu komisyona yargı yetkisi dahi verilmişti. Anayasaya aykırılık iddiası doğruydu. Nitekim DP’ye yakın duran Anayasa hukukçusu Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, bu yetki kanununun anayasaya aykırı olduğu konusunda DP’yi uyarmıştı ama dinletememişti.

Burada sorulması gereken soru şudur; Anayasaya aykırı kanun yapmakla anayasayı ihlal suçu işlenmiş olur mu? O zaman bu konuda açıkça yazamayanlar yıllar sonra yazdılar. Mesela dünya görüşü olarak darbecilere yakın olan Mümtaz Soysal, yıllar sonra “100 Soruda Anayasanın Anlamı” isimli değerli eserinde bu konuya değindi ve “anayasaya aykırı kanun yapmak” kavramı ile “anayasayı ihlal” farklı kavramlardır. Bu kanunları çıkarmada “cebir unsuru” yoksa, DP’lilerin yargılanmalarına dahi lüzum yoktu demektedir. Ama mahkeme aynı kanaatte değildi. Ali Fuat Başgil de anılarında bu kavramların farklılığına değinmekte ve ortada anayasayı ihlal suçunun unsurlarının olmadığını belirtmektedir. Ancak o dönemde bunları yazmaları mümkün değildi. Hatta Ali Fuat Başgil, “DP’liler o kadar da kötü insanlar değildi” anlamında hafif övücü bir köşe yazısı yüzünden kendinin Balmumcu Askeri Cezaevinde bulmuştu. Kaldı ki, o dönemde 1924 Anayasasında Anayasa Mahkemesi olmadığı için, kanunların anayasaya aykırı olduğunu belirleyecek bir merci de yoktu. DP’nin en büyük hatası kanaatimce, tek parti esasına göre dizayn edilmiş 1924 Anayasasını çok partili döneme uyarlamamış olmasıdır. Ama bu hataları, anayasayı ihlal anlamına gelmeyeceği gibi idam ve 500 kişinin hapis cezasını almasını da gerektirmiyordu. DP’nin yaptığı basiretsizlik, beceriksizlik ve içinden geldiği tek partinin demokrasi anlayışını devam ettiriyor olmasıydı.

Belirtelim ki, Anayasaya aykırı kanun sadece DP dönemine özgü de değildi. Daha öncesinde yani CHP’nin tek parti döneminde anayasaya aykırı çok sayıda kanun yapılmış ve uygulanmıştı. Bunlardan ilk akla gelenler; İstiklal Mahkemeleri Kanunu, Takriri Sükun Kanunu, Tunceli Kanunu, Milli Koruma Kanunu, Varlık Vergisi Kanunu gibi… DP’lilerin savunmalarında bu konuya da değinilmişti ama mahkeme ikna olmamıştı!

Savcı da yargıç da milletvekillerinin yasama dokunulmazlığı olduğu halde, yargılanan milletvekillerine tek tek, bu kanuna neden “evet “ oyu verdin diye soruyordu. DP’nin Bakanlarından Samet Ağaoğlu, yargıç Salim Başol’a şöyle bir soru sordu. “Anayasaya aykırı dediğiniz kanunlara sadece biz değil, o zaman bizim partimizde olup da şu anda CHP’ye geçmiş olan falanca milletvekili de “evet” oyu vermişti, Ona neden sormuyorsunuz, onun yükünü neden ben çekiyorum?” Yargıç bir an bocaladı ve kendini toparlamaya çalışarak, “sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” dedi. Aslında yargıç, ben önüme gelen sanıkların davasına bakıyorum, diğerleri beni ilgilendirmez demek istiyordu ama önemli bir gerçeği de ifşa etmişti. Bayar bu kanunları cumhurbaşkanı olarak onayladığı için, Menderes ve diğerleri mecliste bu kanuna evet oyu verdikleri için idama mahkum edildiler! Oysa 146. maddeye göre, anayasayı ihlal için “cebir unsuru” (zor kullanma) da gerekliydi ve meclis üzerinde zorla belli yönde oy kullandırma da söz konusu olmadığı için, olayda cebir unsuru yoktu. Mahkeme öyle bir yorum yaptı ki, yurt sathındaki bazı olaylardaki tutumlar, örneğin 28 Nisanda İstanbul Üniversitesindeki öğrenci gösterisinin bastırılması, İsmet İnönü’nün bazı yurt gezilerinde engellenmek istenmesi hareketleri “cebir unsuru” sayıldı.

Yargılamanın ilginç olan yönlerinden biri de, Yassıada toplama kampının komutanı olan Albay Tarık Güryay için mahkeme salonunda özel bir masa tahsis edilmiş olmasıdır. Albay, yargılamaları yakından izliyor, notlar alıyor, savunmasında sivri konuşanları daha sonra haşlıyor, hatta hücreye atıyordu. Yassıada’da Menderes dahil, bir çok kişinin dövüldüğünü sonradan yazılan anılardan öğreniyoruz. Hatta bazıları fiziki ve psikolojik baskıya dayanamayarak adada öldüler. Mesela Lütfi Kırdar, duruşma anında kalp krizi geçirdi ve salonda yığılıp kaldı. Mesela İstanbul Emniyet Müdürü Faruk Oktay işkence sonucu öldü. Mesela Konya Valisi Cemal Keleşoğlu baskılara dayanamadı ve bileklerini keserek intihar etti. Ada komutanı yıllar sonra yaptığı açıklamalarda bazılarını dövdüğünü, dövdürdüğünü itiraf etmişti.

Yargılamanın ilginç yönlerinden birisi de mahkeme savcısı Ömer Altay Egesel’in tutumudur. Bu adam, hal ve hareketleri ile dengesiz biri olduğunu gösteriyordu. Hatta darbeci askerlerin bazıları dahi anılarında bu adamın olumsuzluğundan bahsetmektedir. Daha önceki yıllarda DP’den milletvekili aday adayı olmuştu ve milletvekili olamamıştı, bu sebeple de DP’ye husumeti vardı. Adnan Menderes’in özel hayatını mahkemeye getiren bu savcının kendisinin özel hayatı farklı değildi. Ayten isimli bir tanıkla aşk hayatı yaşadığı daha sonraki yıllarda ayrıntılarıyla ortaya çıkmıştı, ama yargılama anında da bunun dedikoduları yapılıyordu. Bu tanığın ifadeleri mahkeme kararında da bazı cezalara dayanak oluşturmuştu. Bu kadının adı sonradan “Telefoncu Ayten” olarak kaldı. Çünkü İzmir’de PTT’de çalışıyordu ve Menderes’in telefonunu dinlediğini söyleyerek, dinlediklerini mahkemede anlatıyordu. Savcı ile ilişki kurarak, savcının yönlendirmesi ile Başbakan aleyhine tanıklık yapıyordu. Bu savcının başka maharetleri de vardı. 28 Nisan 1960’ta İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin Beyazıt’ta gösteri yapmaları olayı ile ilgili olayda rol oynamış o dönemin gençlik önderlerinin bazılarına, vermeleri gereken ifadeyi önceden hazırlayıp imzalattığını, bazı anılarda okuyoruz. Bazıları ise savcıya kafa tutarak savcının önceden hazırladığı ifade tutanağını imzalamamıştır. Bu gençler, zaten darbeyi destekleyenlerden olduğu için, savcıya kafa tutabilmişlerdir. Bu konuda olayların içinde olan Memduh Eren’in anılarına bakılabilir.

İlginç olan bir husus da, Yassıada Mahkemesinin 150 bin kişi tarafından izlenmiş olmasıdır. Vapurla gidilen bir adadaki yargılamayı büyük bir seyirci kitlesinin izlemiş olmasında tuhaflık yok mu? Yargılama açık olduğu için, elbette insanlar gidip izleyebilir. Seyirci derken, aklınıza sanık yakınları gelmesin. Salonda sanık yakınlarına çok az bir yer ayrılmıştı. Sanık yakınlarının vapurda oturacağı yer ayrı ve en dipteydi ve salonda yanındakilerle konuşması dahi yasaktı. Bazı sanık yakınları davranışları nedeniyle tutuklanmışladır. Salonun büyük kısmı diğer seyircilere ayrılmıştı. Bu diğer seyirciler kimlerdi? Anıların çoğunda seyircilere değinilmişti. Bunlar seçilmiş, denetimden geçmiş kişilerdi. Bunlar, savcı ve yargıç sanıkları azarladığında, savcıyı ve yargıcı alkışlamakla görevliydiler. Sanıklar ya da avukatları önemli bir şey söylediği zaman da sanık veya avukatı yuhalamakla görevliydiler. Yassıada’ya gidecekler için hazırlanmış “Yassıada Broşürü” isimli bir kitapçık hazırlanmıştı. Bu kitapçıkta “aleyhte ve lehte tezahürat yapmak yasak” deniyordu ama, bu broşür zaten baştan sona DP’lileri kötüleyen yazı ve karikatürlerle doluydu. Yani darbeciler daha başlangıçta her türlü aleyhte yayını yapıyorlardı. Mağdurlardan bazı anı yazarları, seyirciler için, “adeta kendimizi bir Roma arenasında aslanların önüne atılanlara benzetiyorduk, seyirciler yargıcı çılgınca alkışlıyor, bizlere ise yuh çekiyorlardı” diyorlar.

Menderes’in avukatları Burhan Apaydın ve Talat Asal, uydurma sebeplerle tutuklandılar. Avukatların ciddi çıkışları, savunmalarında önemli şeyler söylemeleri darbecileri rahatsız ediyordu. Çareyi avukatları tutuklamakta buldular. Menderes bir süre avukatsız kaldı.

Sonuçta böyle bir mahkemede, böyle bir yargılama sonucunda 15 idam, çok sayıda müebbet mahkumiyet ve çok sayıda 5-10 yıl mahkumiyet kararları verildi. Mahkeme Celal Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan için oybirliği ile idam kararı vermişti. Diğer idamlar oy çokluğu ile verilmişti. Geçici anayasaya göre idamların Komite tarafından onaylanması gerekiyordu. Kararlar jet hızıyla, (gerçekten de bir askeri jetle) hemen aynı gün Ankara’ya Milli Birlik Komitesi’nin onayına götürüldü. Bazı ülkelerden idamları yapmayın diye öneriler gelmişti. İsmet İnönü de Komite’ye bir mektup göndermiş ve siyasi idamlara karşı olduğunu yazmıştı. Komite içindeki çoğunluk aslında idamlara karşıydı. Ancak idamlara ateşli taraftar olan bir grup vardı ki, İsmet Paşa’nın mektubunun okunmasına dahi karşı çıktılar. Bu defa mektubu ortaya koyalım, isteyen okusun dediler, kimse okumadı, çünkü içinde ne olduğunu biliyorlardı. Oylama yapacaklardı ve tutanak tutulmasın diye kararlaştırdılar. Muhtemelen ileride kimlerin idama karşı, kimlerin taraftar olduğu bilinmesin istediler. Ama şimdi kimlerin hangi yönde oy kullandığını biliyoruz, çünkü kendi anılarında ifşa ettiler. O günlerde esasen Milli Birlik Komitesi gücünü yitirmiş, askeriyede “Silahlı Kuvvetler Birliği” isimli yeni bir cunta türemişti ve bu cunta idamların yapılması için baskı yapıyordu. Cuntanın önde gelen adamı da Talat Aydemir idi. İdama karşı olan Ahmet Yıldız ve Mehmet Özgüneş bunların tehditleri sonucunda oylamada tavır değiştirdiler ve idama onay verenlerin yanında yer aldılar. 22 kişilik Komite’nin 9 tanesi idamlara hayır dedi, 13 tanesi evet dedi. Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan’ın idamları onaylandı. Celal Bayar’ınki 65 yaşını aşmış olduğu gözetilerek diğer idamlarla birlikte ömür boyu hapse çevrildi. Onay kararı jetle İstanbul’a ulaştırıldı ve ellerini oğuşturarak bekleyen savcı Ömer Altay Egesel gece vapurla İmralı’ya giderek Fatin Rüştü Zorlu ile Hasan Polatkan’ın idamının gerçekleştirilmesini sağladı. Bu infazda hazır bulunan Yassıada Komutanı Tarık Güryay anılarında Hasan Polatkan’ın ölgün ve bitkin olduğunu, kendisinde olmadığını, adeta sürüklenerek idam sehpasına götürüldüğünü yazıyor. Fatin Rüştü Zorlu’nun ise gayet sakin ve bilinçli olduğunu, dini telkin aldığını, rahatça sohbet ettiğini, mektup yazdığını, sandalyeyi kendisinin tekmelediğini yazmaktadır. Menderes, karar sabahı intihara kalkıştığı için (bir iddiaya göre zehirlenmişti) hastaydı. Hemen idam edemediler. Ama bir doktorlar heyeti oluşturarak acil bir takım tedaviler uyguladılar ve “asılabilir” diye doktorlardan  rapor aldılar. İdam edilmesin diye uluslararası baskılar vardı. Savcı Ömer Altay Egesel, “geciktirirsek, belki idamı durdururlar” endişesindeydi. Doktor raporunu alır almaz, Yassıada’ya gitti ve Menderes’i alıp, idam edileceği yer olan İmralı adasına götürdü. Bu arada Ankara’da Cemal Gürsel idamı durdurmak için İstanbul’da bazı askeri yerleri aradıysa da, komutanlar “göreve” çıkmışlardı, kimse yerinde yoktu. En sonunda Tarık Güryay’a ulaştı ve Menderes’in İmralı’ya götürüldüğünü öğrendi. Ve telefonu bıraktı. Savcı Ömer Altay Egesel ile yeni Cuntadan Orgeneral Cemal Tural, “geç kalırsak bunlar idamı durduracak” diyerek, Menderes’i geceyi beklemeden, öğle saatlerinde hasta iken astılar.

Burada söylenmesi gereken bir hususu belirtmeden geçemeyeceğim; Menderes’i ülkeye diktayı getirdi diye suçlayıp idam edenler, ülkeyi yeni bir cuntanın eline bırakmışlardı. Yani demem o ki, Menderes ve DP’ye yönelttikleri suçlamaların fazlasını kendileri yapmışlardı ama ortada da “Kurt ile Kuzu Masalı” vardı. Kurt kuzuyu yemeye karar vermişti ve öyle de oldu.