İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kökenini inceleyen Jean-Jacques Rousseau, çit çekerek “burası benim” diyen ilk insanın uygarlığın da başlatıcısı olduğunu söylerken, Pascal, “bu köpek benim” diyen insanın da ilk gaspçı olduğunu söylüyor. Görüyoruz ki “uygarlığı başlatmak” gibi olumluluk ile “gasp” gibi olumsuzluk aynı noktada buluşuyor; bu nokta insanın doğaya müdahalesidir. Tarih boyunca doğayı tahrip eden insan, kendisini bekleyen çok büyük tehlikelerin açıkça görülmesine karşın, duyarsızlığını devam ettiriyor.Geleceğimiz konusunda ciddi biçimde düşünüp çareler üretmek gerekirken, yüksek binalarla göğü delmeye, dereleri, gölleri kurutmaya, denizleri cehenneme çevirmeye devam ediyoruz. Gelecek kuşakları nasıl bir gelecek bekliyor sorusunun cevabı üzerinde kafa yormak istemiyoruz.

Edebiyatımızda distopya türünün önemli bir örneği olan Tahsin Yücel’in Gökdelen isimli romanı (Can Yayınları, 1. Baskı, 2006) sadece çevre felaketleri açısından değil, hukuk açısından da ciddi mesajlar içeriyor. Zaten hukuk ve çevreyi bir bütünlük içinde düşünmek gerekir. İlk baskısı 2006 yılında yapılan Gökdelen, 2073 yılının İstanbul’undan karanlık bir manzara seriyor önümüze.  Roman kahramanı Can Tezcan ülkenin en ünlü hukuk bürolarından birinin sahibidir ve diğer kahramanımız müteahhit Temel Diker’in de hem arkadaşı ve hem de avukatıdır.Temel Diker, İstanbul’u gökdelenlerle donatma peşindedir. Zaten çalışmalar yüz, iki yüz katlı gökdelenlerdeki ofislerde yürütülmekte, şehir içi ulaşım hiç yere inmeden gökdelenden gökdelene mekik denilen küçük uçaklarla yapılmaktadır. Zeki olduğu kadar becerikli de olan avukat Can Tezcan,  bakan, başbakan gibi üst düzey yöneticilere de çok yakındır. İstanbul’un dört bir etrafını gökdelenle donatan müteahhit Temel Diker emekli bir öğretmenin müstakil yer evini satmamakta direnmesi karşısında hukukçu arkadaşından yardım ister. Emekli öğretmen bir türlü ikna edilemeyince, politikacılarla arası iyi olan avukat Can Tezcan yargının özelleştirilmesi gerektiği konusunda basında bazı köşe yazılarının yazılmasını sağlar ve özelleştirme için gerekli ortamı oluşturur. Bu parlak (!) fikir politikacıların da hoşuna gider yargılama işi ihale ile özel sektöre devredilir. Tabi ki ihaleyi de avukat Can Tezcan’ın önderliğindeki grup kazanır.

Yargı artık özelleşmiştir. İşiüslenen şirket oldukça gösterişli ofislerde gösterişli açılış merasimleri yapar. Yargının özelleştirilmesi olgusu için, sürekli olarak “bu bir devrimdir” vurgusu yapılır. Yapıtın değişik kısımlarında en az on defa bu özelleştirmenin “bir devrim olduğu” dillendirilir.

Her ne kadar olaylar 2073 Türkiyesi’nde geçmekte ise de, “bu bir devrimdir” söyleminin ip uçlarını günümüzde de hayretle görmekteyiz. Bilindiği üzere, son yıllarda yargıya alternatif bir uygulama olan arabuluculuk getirildi. İlk uygulaması da hiç olmaması gereken işçi-işveren uyuşmazlıklarında başlatıldı. Görkemli ofisler açıldı. Patronlar kulübünün önde gelenlerinden biri, aynı Can Tezcan gibi “bu bir devrimdir” demişti! Oysa arabuluculuk yargının bir nevi özelleşmesinden başka bir şey olmayıp, tarafların pazarlık masasında buluşmasıdır. Elbette kişilerin eşit koşullarda buluşup anlaşması, yargıya gitmeden sorunlarını çözmesi alkışlanacak bir durum. Ama tarafların eşit olmadığı iş hukuku alanında yapılan arabuluculuk uygulamasının oldukça sorunlu olduğunu biz hukukçular ve arabulucular biliyoruz. Kendimizi aldatmayalım! İşçi – işveren arasındaki arabuluculuk anlaşma tutanağında ödenen miktar sadece kıdem tazminatıyken, bu miktarın karşısında kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, fazla çalışma ücreti, ulusal bayram ve genel tatil ücreti, hafta tatili ücreti, yıllık izin ücreti, asgari geçim indirimi, sosyal haklar gibi daha bir çok alacak türünün ismi yazılmaktadır. Biliyoruz ki, bu tutanak sayesinde burada ismi yazılan alacak türlerinin tamamı için dava açma yolu kapanmaktadır. İşine son verilen işçi bir an önce bir miktar paraya kavuşabilmek için bu tutanağı imzalamak durumunda kalmaktadır. İhtiyari arabuluculuk ise tamamen orman kanununa dönüşmüştür! Çünkü işçi bunun ihtiyari olduğundan dahi habersizdir! Üstelik “gizlilik” kuralı ile de denetimden kaçılmaktadır. Defalarca belirttiğimiz üzere, arabuluculuk, iş hukukunun doğasına aykırıdır ve acilen ıslah edilmelidir. Dava yolu kapatılmamalı, anlaşma kalemleri ve miktarları açıkça yazılmalı, yapılanlar gizlilik perdesinin arkasına atılmamalıdır. 

2073 yılının Türkiye’sinde yargının özelleştirilmesiniGökdelen’de“bu bir devrim” diye kutlayanların bir tümcesi var ki, bugün arabuluculuğu savunanların da aynı tümceye sığındıklarını görüyoruz.  Bu tümce “yurttaşlar arasındaki davaların azalmasını sağlayacaktır”(Gökdelen, sh. 161) tümcesidir.“Yargının yükünü hafifletmek” arabuluculuğun da argümanlarından biridir. Yargıyı ıslah edeceğimize, devreden çıkarmayı tercih ediyoruz!

Başlangıçta belirtmiştik, Gökdelen sadece hukuk değil, aynı zamanda bir çevrecilik romanıdır. Hukuktaki bozulmanın çevredeki bozulmayla paralel olduğunu belirtmemiz lâzım. Toprak ve yeşil alan bırakmayan aç gözlüler, gökdelenlerinde yaşadıkları için kentten kaçıp buldukları ormanlarda yaşayan “yılkı insan”lardan da habersizdir. Yarattıkları hukuk faciası, aynı zamanda bir çevre faciasıdır. Girilecek temiz bir deniz, onların yabancısıdır. Nitekim 2073 yılının gökdelen halkı “bir zamanlar insanların denize girdiklerini” hayretle karşılıyor! (Gökdelen, sh. 172).

Bugün görüyoruz ki, denizden uzak kalmak için 2073 yılını beklemeye gerek yok! Marmara’yı işgal eden müsilaj bugünden felaketin boyutunu gösteriyor. Bu gidişle 2073 yılında sadece Marmara değil, diğer denizler de muhtemelen ölmüş olacak!  Hukukun sustuğu, çevrenin öldüğü bir dünya yaşanmaya değmez! Bu durumda Sokrates’in “Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez” dediği noktadan işe başlayıp, kendimiz de dahilolmak üzere, tüm sorumluları sorgulamakla işe başlayabiliriz!