12 Eylül darbesi dolayısıyla bir şeyler yazmak istiyordum, meşguliyetten yetiştiremedim. Kimsenin arakasından konuşmayı sevmesem de 12 Eylül’ün arkasından yazacağım.

Birkaç yıl önce Hasan Ali Toptaş’ın Ben Bir Gürgen Dalıyım isimli romanını okumuştum. Aslında çocuklar için yazıldığını düşündüğüm bu romanın büyüklere çok şey anlattığını görmüş, bazı notlar almıştım. Bu notları değerlendirmek bugüne kısmetmiş.

Kahramanımız, bir gürgen ağacı. Ege toprağında, dağların arkasındaki bir düzlükte boy atan ağaç neler anlatmıyor ki!  Ağaç konuşur mu diyeceksiniz. Norveç’in Nobel ödüllü yazarı KnutHamsun, Pan isimli romanında “her ağaç durmuş düşünüyordu” diyor ve devamında “ağaçlar arasındaki ilahi fısıltıdan” bahsediyor. Bizim kahramanımız gürgen ağacı ise kimi zaman düşünen, kimi zaman fısıldayan, kimi zaman konuşan bir ağaç. Ormandaki yaşantısını, komşu ağaçların başına gelenleri, acımasızca baltalarla kesilmelerini, kesildikten sonra kimisinin odun, kimisinin mobilya, kimisinin kapı ve pencere yapıldığını tatlı tatlı anlatıyor. Eli baltalı adamların kendisine yaklaştığı anda duyduğu korkuyu ve “keşke bir kuş olabilsem de uçabilseydim” deyişi insanı etkiliyor.

Kesildikten sonra bir arabada marangoza gidişi ve aylarca bir depoda bekleyişini, beklerken kendisi gibi uzanmış yatan diğerleriyle sohbeti çok ilginç ve felsefi! Kapı olmak isteyenler ile pencere olmak isteyenler arasında tartışma dahi çıkıyor. Bizimkinin tercihi pencere olmak! Çünkü yaşlı ve bilge bir çam bakın neler anlatıyor: Burada romandan geniş bir alıntı yapmak şart oldu;

“Kapı olmak hiç de sevimli değil” diyordu içimizdeki çamlardan en yaşlısı. “Bir kere, kapı olunca kilit takarlar bize. İnsanoğlunun böyle acayip huyları vardır. Evet, gözümüzün yaşına bile bakmadan kilit takarlar. Kilit ne demektir bilimisiniz?”

“Ne demektir?”

“Ben size söyleyeyim, kilit, insanın utancı demektir her şeyden önce… İnsanoğlunun nereye ulaştığının göstergesi demektir. İnsanların birbirlerine duydukları güvensizliğin elle tutulur halidir kilit. Birbirlerine duydukları saygının derecesidir. Bu yüzden, bir çeşit utanç belgesidir her kapıda. Hatta her dolapta, her çekmecede, her çantada, her kasada, her kutuda… Gene de insanların yüzü kızarmaz onu görünce.

Üstelik bu kilitleri açıp kapamaya yarayan ve adına da anahtar denen şeyi, sürekli ceplerinde taşırlar. Bazıları ceplerine bile koymaz anahtarını, kaptıracakmış gibi, sürekli elinde tutar. İkide bir evirir çevirir. Neşelenince, şıkır şıkır sallar. Yani, utanç belgesini farkına bile varmadan, neşesinin bir göstergesi olarak kullanır. Hadi bakalım, bütün bu anlattıklarımdan sonra söyleyin şimdi, ister misiniz kapı olalım? İster misiniz, o kilitlerden biri getirip yanağımıza vidalansın?”

Herkes susuyordu.

“Bu yüzden, boş yere kapı olmaya heveslenmeyin, dediğim gibi, kapı olmak hiç de sevimli bir şey değil. Dış kapı olmak neyse de, iç kapı olmak daha kötü! İç Kapı olursak, hiçbir yeri göremeyiz çünkü. Ya bir antreye, ya bir salona, ya da bir odaya baka baka çürür gideriz.”

Herkes susuyordu gene.

“En iyisi pencere olmak” diyordu çam. “Bu durumda, inanın bana, en iyisi pencere olmak… Çünkü, her pencere bir yanıyla içeriye bakıyorsa, bir yanıyla da dışarıya bakar. Hiçbir şey görmese bile, en azından gökyüzünü görür yani. Kuşları, bulutları, ufukları, yıldızları, yağmurları ya da kar taneciklerini görür… Sokakları görür sonra, sokaktan gelip geçen insanları ve bu insanların ayak seslerini görür. Kısacası, dünyanın her yerinde, pencerelerin gönlü kapılarınkinden daha zengindir. Bu nedenle, dileyelim ki, marangoz bizi birer pencere yapsın.”

“Dileyelim ki öyle olsun!” diyordu öteki ağaçlar.

Artık, herkes pencere olma hayalinin peşine düşmüştü.

Büyüklük  küçüklük önemli değildi, pencere olsunlardı da, isterse şöyle kibrit kutusu kadar olsunlardı. Yeter ki, bakışlarını uzatabilsinlerdi uzaklara. Bakışlarıyla dokunabilsinlerdi ufuklara, kıpırtılara; dokunabilsinlerdi renklere, seslere…

Ama, işler hiç de umduğumuz gibi gitmedi. (sh. 73-75)

Bizim gürgen ağacı bir okulun tuvalet penceresi bile olmaya razıydı. Hayalleri arasında çocukların eğlendiği tahterevalli, bebeklerin uyuduğu beşik olmak da vardı. Marangoz ölünce karısı borçları ödemek için depodaki ağaçları satar ve bizim gürgen de kırmızı bir kamyonun üstünde günlerce yol alıp, bir gece vakti tel örgülerle çevirili bir yere götürülür. Kapıda nöbetçiler var ve içeri girip binaların arasından, silahlı adamların yanından geçerler. Ve ertesi gün gözlerini tozlu bir depoda açar. Bir zaman sonra mahpushane deposundan kesip biçmeye başlarlar bizim ağacı. “Götürüldüğüm mahpushane atölyesinde ne kapı oldum ne de pencere…” diye yakınır. Masa, sandalye bacağı bile yapmadılar diye üzülür.Başına gelen felaketi bakın nasıl anlatıyor;

Kesilip biçilmiş, yontulmuş çatılmış, bir darağacı olmuştum.

Doğrusu, kesildim kesileli, böyle bir şeye dönüşeceğim hiç aklıma gelmemişti.

Beynimden vurulmuşa dönmüştüm bu yüzden. İnanılmaz derecede utanıyor, utancımdan ne yapacağımı, nereye bakacağımı bilemiyordum.

Atölyeye getirilen öteki ağaçlar gözlerini iri iri açmış, bana bakıyorlardı. Hepsi şaşkın ve kederliydi. Aslında, beni kesip biçerek bu hale getiren marangoz da kederliydi belki, ama o bunu hiç belli etmiyordu. (sh. 102)

Gürgenin ne kadar utandığını okuduğumda, Şair Ali Yüce’nin Boyundan Utan Darağacı isimli şiirini ve aynı isimli şiir kitabını hatırladım. Utanmasına utanmıştı ama elinden bir şey gelmiyordu. O pencere olup, güzellikleri görmek istemişti, göstermediler.

Darağacına dönüştürülen gürgen ağacı, etrafı nöbetçilerle çevrili bir taş binanın önünden, asık suratlı gardiyanların arasından geçip, yüksek duvarlarla çevrili küçük bir avluya bırakılır. Sözü yine gürgene bırakalım;

Çok önemli bir şeymişim gibi hep birlikte tutup dikkatle yere bıraktılar beni. Alnıma çakılan çengele, acele acele getirip sabunlu bir ip bağladılar”

Derken, kıllı bir el yaklaştı ve bu ipin ucunu ilmikledi.

“Yıllardır dimdik durdun da ne oldu sanki” dedi o sırada bir ses.

Sonra, demir kapıların arkasındaki demir kapıların arkasından, elleri bağlı bir insan getirdiler avluya. Bu insan gencecikti daha. Körpecikti. Beşparmak’ta açan, ıssız bir dağ sümbülüne benziyordu. Bir kuşa benziyordu ya da; içi uçma hasretiyle yanıp kavrulan minik bir kuşa…

Öykünün sonu malum.. Bizim gürgen ağacı, bir darağacı olmaktansa, odun olup yanarak kül olsaydım keşke diye yakınır. Bir tarafta “asmayalım da besleyelim mi” diyen zalimler, bir tarafta boyundan utanan darağacı.

Sevinç ve mutluluk dolu bir pencere açmak isterdim ama 12 Eylül böyle bir hüzün penceresi açtı.