27 Mayıs’la ilgili bir çok yayında darbeyi yapan askerlerin amaçlarının dışına çıkmalarının nedeni olarak, akıl hocalığı yapan dönemin bazı ünlü hukukçularının çabaları gösterilir. Darbecilerin ilk günlerde yaptıkları açıklamalarda bu hareketin hiçbir kişiye ya da zümreye karşı yapılmadığı, partiler arasındaki kardeş kavgasının giderilmesinin hedeflendiği ve üç ay gibi çok kısa bir süre içinde tarafsız seçimlerin yapılarak yönetimin seçimi kazanana bırakılacağı ifade edilmişti.

Ancak hukukçuların “siz meşruiyetini kaybetmiş bir iktidara karşı halkın direnme gücünü kullandınız, bunları yargılayıp cezalarını vermezseniz ileride bunlar sizi yargılarlar” demeleri üzerine durum tamamen değişmiş ve ülke genelinde Demokrat Partili avı başlamış, binlerce kişi gözaltına alınmış ve yasalarda da hukukun temel ilkeleri çiğnenerek önemli değişiklikler yapılmış, yasada olmayan soruşturma kurulları ve yargı organı oluşturulmuştu.

Yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı, doğal yargıç ilkesi, masumiyet karinesi, kanunsuz suç ve cezanın olmayacağı, yasaların geriye yürümezliği gibi bazı genel hukuk ilkeleri çiğnendiği için namuslu hukukçular bu çabanın dışında kalmaya çalışmışlardır. O dönemde “inkılaba” veya “ihtilâle” açıkça karşı olduğunu söyleyebilmek çok da mümkün değildi. Bütün darbe dönemlerinde gördüğümüz “devrime karşı olmak” suçlaması o zaman da çok yaygındı. Bu suçlama ile karşılaşmak istemeyenler bir başka gerekçe bularak uzak kalmak istiyorlardı.

Gerek yasaların değiştirilmesinde, gerek soruşturmalarda ve gerekse mahkemenin savcılığında ve yargıçlığında görev alma konusunda dürüst insanlar yer almak istemiyordu. Ancak ülkenin bu yetkin bazı hukukçularına darbeciler görev vermek istiyordu. Çünkü yetkinliği ve dürüstlüğü ile bilinen bu hukukçuların görev kabul etmiş olmaları, darbenin de meşruluğuna hizmet etmiş olacaktı.

Bu konuda üzerinde duracağımız ilk kişi, dönemin önemli bir ceza hukukçusu olan Ord. Prof. Dr. Tahir Taner’dir. 1905’de İstanbul Mekteb-i Hukuk’tan, 1912’de Sorbonne Hukuk’tan mezun olan Taner, Lozan Müzakerelerinde de Türkiye delegasyonunda yer almış, milletlerarası üne sahip bir hukukçuydu. 27 Mayıs darbesi sonrasında DP’lilere yürürlükteki mevcut hukuk kuralları mı uygulansın, ihtilal hukuku mu uygulansın tartışması yaşandı. Tahir Taner Başkanlığında bir komisyon oluşturulmuştu. Komisyon çalışmaları sonucundaki toplantıda Taner, özellikle ceza kanununda yapılmak istenen değişikliklere karşı olduğunu söyledi. Çünkü yapılacak olan değişiklikle “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesine aykırı davranılmış oluyor ve üstelik bu değişiklikler geçmişe etkili hale getiriliyordu. O zamanlar Medeni Hukuk Doçenti olan ve komisyona sonradan katılan Muammer Aksoy darbenin en ateşli taraftarlarındandı. Aksoy, Tahir Taner’in açıklamalarına karşı sinirli bir şekilde “İnanç lazım, inanç…” diye sesini yükseltti. Taner yerinden fırlayarak “Ne demek istiyorsun… Beni bu ihtilâlin meşruiyetine inanmamakla mı itham ediyorsun?..” dedi ve görevden ayrılmak istedi. Ancak araya girenler ortamı yatıştırmaya çalıştılar ve başka bir formül buldular.

İki komisyon kurulacaktı ve Tahir Taner Ceza Komisyonunda değil, Usul Komisyonunda görev alacaktı. Taner’i devrime inançsızlıkla suçlayan Muammer Aksoy da Taner’in olmadığı Ceza Komisyonunda yer alacaktı. Ceza Komisyonunun hazırladığı taslak sonradan 15 sayılı kanun olarak yürürlüğe girdi. Bu kanunla hem 65 yaşını geçenlerin idam edilemeyeceği hükmü yürürlükten kaldırılıyordu, hem de 146. Maddeye üçüncü fıkra eklenerek DP milletvekilleri için anayasayı ihlal suçuna “fer’i iştirak suçu” getiriliyordu. İşin vahim tarafı, bu değişiklilerin geçmişe de etkili olacağı hükmünün de getirilmiş olmasıydı. Ünlü hukukçu Tahir Taner bu hukuk cambazlığına alet olmamıştı. Bu konu, dönemi anlatan bazı anılarda geçmekle birlikte, özellikle Abdi İpkeçi – Ömer Sami Coşar’ın hazırlamış olduğu İhtilalin İçyüzü isimli araştırmada anlatılmaktadır. Nitekim Uğur Mumcu da Tahir Taner’in “ben tarihten korkarım” diyerek görev, kabul etmediğini yazmıştı.

Görev kabul etmeyen ikinci namuslu hukukçu ise Yargıtay 6. Ceza Dairesi Başkanı Celalettin Kurelman idi. Geçici Anayasa ya da 1 sayılı kanun gereğince DP’lilerin suçlarını araştıracak ve son tahkikata (yargılamaya) gerek olup olmadığına karar verecek olan otuz kişilik Yüksek Soruşturma Kurulu adı altında bir kurul oluşturulması gerekiyordu.

Akis Dergisinin yazdığına göre Millî Birlik Komitesi kılı kırk yararak, titizlikle seçim yapıyordu. En ufak şüphe, Soruşturma Kurulu üyeliğine seçilmemek için yeterli geliyordu. Hükümet tarafından kendilerine verilen ve yüz kişinin ismini ihtiva eden listenin de dışına çıkarak seçimi geniş bir kadro arasından yapmışlardı. Her Millî Birlik Komitesi üyesine birkaç kişi düşüyordu. Komite üyeleri bu seçim işinde dedektif gibi çalışmışlardı. Akis, Komitenin seçiminden övgü ile bahsettiği bu sayısında (6 Temmuz 1960) Yüksek Soruşturma Kurulu Başkanlığı’na seçilen Yargıtay 6. Ceza Dairesi Başkanı Celalettin Kurelman’ı kapak fotoğrafı yapmıştı. Kurul Başkanı ve üyeler Resmi Gazetede yayınlanarak kamuoyuna da açıklanmış oldu.

Aydın Menderes’in bir gazeteciye yaptığı açıklamaya göre, Kurulun Başkanlığına Celalettin Kurelman’ın getirilmesi kendilerince de olumlu karşılanmıştı. Aydın Menderes bu konuda şunları söylüyor; “Biz tanımıyorduk ama tanıyanların bize söylediği şu oldu: “Eğer Celalettin Kurelman bu işin başkanlığında kalacak olursa bundan sonrasındaki gelişmelerden endişe etmeyin. Çünkü, katiyyen adaleti kine, intikama ve bir siyasi hesaba ve yönetimden gelecek baskılara alet etmeyecek kimsedir.” Hemen itiraf etmek durumundayım ki, bu yüreklerimize su serpmişti. Bir noktada da rahmetli babamın ve bütün Demokrat Partililerin kaderini bu Yüksek Soruşturma Kurulu’nun başkanının kim olacağına göre izlemeye başlamıştık. Çok kısa bir süre sonra Celalettin Kurelman sağlık nedeniyle bu görevden ayrıldı. İşittiğimiz şuydu ki, gerçek bir sağlık probleminden çok yürütülecek olan işlerde bulunmaktan sarfınazar ederek, kendisini biraz da rahatsız göstererek istifasını ortaya koymuştu. Bu da bizi mevcut kaygılarımızı, endişelerimizi artıracak bir noktaya getirdi.”

Aydın Menderes’in de belirttiği gibi, Kurul Başkanı bir bahane bularak Başkanlıktan hemen ayrıldı. Darbecilere sonsuz destek veren Akis Dergisi, Kurul Başkanı Celalettin Kurelman’ı kapak yapmış ve öve öve bitirememişti. Kurelman’ın hayat öyküsünü çocukluğundan bu yana anlatan dergi, babasının dürüstlüğünden, Kurelman’ın çalışma azmi ve titizliğinden uzun uzun bahsetmişti. Ama Akis’in yanıldığı bir şey vardı. Kurelman, Yüksek Soruşturma Kurulu’nun siyasi baskı altında kalacağını tahmin etmişti. Soruşturmalara müdahale edileceğini ve görevini tarafsızlık içinde yapamayacağını anlamıştı. Akis’in çalışkan ve titiz hukukçu dediği Kurelman, birkaç gün sonra durumu anlamış ve görevinden ayrılmıştı.

Kurul Başkanının görevden ayrılması üzerine 18 Temmuz 1960’ta Başkanlığa bu defa listedeki isimlerden Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Başkanı Hayrettin Perk getirildi. Akis, boş durmadı, bu defa yeni başkanı kapak yaptı ve daha önce övgü ile bahsettiği eski başkan Celalettin Kurelman’nın “ayak uyduramadığı”nı yazdı.

Yassıada Mahkemesi için savcı ve yargıç seçiminden önemli görev üslenmiş olan Millî Birlik Komitesi Üyesi Orhan Erkanlı anılarında savcı ve yargıç seçiminde de sıkıntı yaşadıklarını belirtiyor. Savcı olarak seçilen Altay Ömer Egesel’in bu göreve gönüllü olduğunu, ancak Egesel’den önce Soruşturma Kurulu’nda görevli iki kişiye bu görevi teklif ettiklerini, onların da açıkça “Biz bu vazifeyi yapacak durumda değiliz, daha ehil birini bulun” diyerek özür dilediklerini yazmaktadır. Göreve gönüllü olan ve darbe mahkemesinde Başsavcılık yapan Altay Ömer Egesel’in yetersizliği, patavatsızlığı ve sanıklara duyduğu husumet darbeciler tarafından dahi belirtilmektedir. Nitekim Orhan Erkanlı da anılarında “isabetli bir seçim yapmadıklarını” kabul etmektedir.

Görev kabul etmeyen dürüst hukukçulardan biri de dönemin Yargıtay Başkanı Recai Seçkin’dir. Salim Başol’un Başkanlığa atanmasında bazı sorunlar yaşanmıştı. Salim Başol bu görevi istiyordu, ama Millî Birlik Komitesi ise Yassıada Mahkemesine Başkan olarak Yargıtay Başkanı Ahmet Recai Seçkin’i getirmek istiyordu. Recai Seçkin bazı mazereteler ileri sürerek bu görevi kabul etmedi.

Ünlü hukukçu Prof. Dr. Necip Bilge, Recai Seçkin’in yakın arkadaşıydı ve yazdığı bir makalede görevi kabul etmeme konusuna da yer vererek şöyle demişti;“27 Mayıs devriminden sonra kendisine Yüksek Adalet Divanı Başkanlığı teklif edilmiş ise de, bu görevi kabul etmemiştir; gerekçe olarak sağlık durumunu ileri sürmüştür. Özel konuşmalarında 27 devriminin meşru ve kaçınılmaz olduğu görüşünü benimsemekle beraber, Yüksek Adalet Divanındaki görevin siyasal yönünün ağır bastığını ve Millî Birlik Komitesince Türk Ceza Kanununda 12.7.1960 gün ve 15 sayılı Kanunla yapılan değişikliğin hukuk ilkelerine uygunluğunda kuşkulu bulunduğunu daima belirtirdi.”

Burada bahsi geçen 15 sayılı kanunun neler içerdiğini yukarıda belirtmiştik ve bu değişiklikler Yassıada Mahkemesi’nde uygulanacak düzenlemelerdi. İşte Recai Seçkin’in görevi kabul etmeme nedenleri arasında, bu yasa değişikliğini içine sindirememiş olması da vardı. Anlaşılıyor ki, Recai Seçkin’in bu görevi kabul etmemesinde; dürüstlüğü, güç karşısında eğilmemesi, Yassıada Mahkemesi’nin hakiki bir mahkeme olmamasını biliyor olması ve kararlarda siyasetin etkili olacağını tahmin etmesi etkili olmuştur. Onu yakından tanıyan arkadaşlarından ünlü arkeolog Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal “Recai Seçkin’in zayıf bünyesine karşı sağlam sinirleri vardı. En büyük baskılara karşı gelmekten çekinmez, inandığı yoldan hiçbir şekilde dönmezdi” diyor. Recai Seçkin’in bu özellikleri, görevi kabul etmemesinde rol oynamıştı. Gazeteci ve düşünce insanı Taha Akyol da güce boyun eğmeyen kahramanları anlattığı kitabında “Çok saygı gören bir yargıç olan Recai Seçkin, kendisine önerilen Yassıada Mahkemesi başkanlığını “ihtilal mahkemesi”, yani doğal hâkim ve yargı bağımsızlığı ilkelerine aykırı bir yargı kurulu olduğu için reddetmişti. Bugün bu çok doğru bir davranış olarak görülebilir ama o zaman Yassıada Mahkemesi Başkanlığı çok alkışlanan bir işti” demektedir.

Görev kabul etmeyen dürüst ve kişilikli hukukçuları bugün saygıyla anıyoruz. Görevi kabul edenleri ise belki başka bir yazıda anlatmak lazım, ama sadece şunu belirtelim ki, görevi kabul edenler, hukuk ve siyasi tarihin sayfalarında kara birer leke olarak anılmaktadırlar.